• Aşk kelimesinin tasvirini bir de Hayko Cepkin’den dinleyin.

    Yeni müzik platformu muzikicinefes.com adresinin keyifli röportajını sizlerle paylaşmak istedim.

    Hayko Cepkin, yeni albümü “Aşkın Izdırabını…”da ters köşe yapıp kendisinden belki de hiç beklenmeyen bir konuyu ele aldı: “Aşk”… Biz de merak ettik ve kapısını çalıp aklımızdakileri tek tek sorduk.

     

    Bu aralar en sık duyduğun soruyla başlayalım… Aşk konsepti nereden çıktı?
    Neden aşk?:) Neticede sadece ve sadece bir konu. Birinci albüm sükunet, ikincisi korku, üçüncü albüm ölüm, dördüncü de aşk oldu. Konu olarak seçtim o kadar. Bir de “aşk şarkısı”, “aşk parçası” söylemlerinden sıkıldım. Yazmadığım, söylemediğim şarkılar deniyordu. Ortalığa bakıyorum her tarafta aşk şarkısı var, sözler hep aynı, aynı yuvarlamalar… Ben yaparsam nasıl yapabilirim acaba diye düşündüm, nasıl bir dille anlatabilirim bunu diye düşündüm. En azından aşk, böyle kadına serzenişte bulunan, “nerdesin”, “ne yapıyorsun”, “beni sev”, “beni öp” gibisinden bir şey yerine her kişinin yaşadığı duygu ve o duygunun hastalıkla halleri anlatan gene bizim dilimize uygun bir aşk albümü oldu.

    Şarkı sözlerine bakanlar da bu durumu hemen kavrayacaklardır diye düşünüyorum. Burada mutlu ya da serzenişte bulunan aşk sözcükleri yok, aksine tüm o paranoyalar, düşünmeler, gelgitler var…
    Herkesin yaşadığı şeyler var orada. Platonik ilişkiler, neticede herkes dolmuşta, vapurda yanındaki kadına, karşısındaki erkeğe ilgi duymuştur. Herkesin kendi içinde yaşadığı küçük küçük oyunlar… Bu oyunların hepsinin toplamı işte. Kıskançlıklar, tek gecelik ilişkiler, takıntılı ilişkiler, tükenmiş ilişkiler, aldatmalar vs.

    Bu konsept başından beri belli miydi kafanda; yoksa şarkılar çıktıkça mı bu yola girdin?
    Şarkılar çıktıkça… Gene ters, önce müzikleri yazdım. Mesela ‘Geç Kaldım’, ilk yaptıklarımdı. Ama sonra ‘Paranoya’ ortaya çıktı. ‘Paranoya’nın sözlü anlatım kısmı ortaya çıkınca bunu aşkın içine yerleştirebilir miyim diye düşündüm. Zaman içerisinde zaten adamın hali ortaya çıktı. Belki de belirleyici kısmı “yaşandı mı bilemedim” dediğim şey işte. Ondan sonra net kararımı ‘Tek Gecelik’teki sözler ortaya çıktığı zaman, oradaki esas aranje ortaya çıktığı zaman “evet bunun konusu aşk ve diğerleri tıkır tıkır yerlerine oturuyor” dedik. Aslında gene ne yazıp ne yazamayacağımı tartarken kafamda birden bitirdim.

    Nilüfer’le kaydettiğin ‘Aşk Kitabı’ öncü bir harekette bulunmuş olabilir mi sence?
    O da belirleyici olabilir, çünkü o da aşkı anlatan; ama neticede ben onu daha isyankar bir dille ortaya çıkardım isyan kısmını.

    Senin bir de her albümle gelişen ve değişen bir görselliğin var. Bu albümün sahneye yansıması nasıl olacak?
    Albümün yapısı gotik değil, daha endüstriyel, daha elektronik bir yapısı var.

    Kapakta da bu etki var. Diğer albümlerin kapakları daha karanlıkken bu daha renkli, daha bir aydınlık hali var. “Sandık”ta da beyaz fon kullanımı vardı; ama oradaki gotik öğeler daha ön plandaydı.
    Burada tam işte yine zıtlıkların güzelliği gibisinden bir şey yaptım. Genelde bu tarz müziklerde siyah, karanlık, o gotik hava beklenir. Bu müziğin içerisinde gotik olmaması birinci etken, ikincisi de çok renkli bir film seyredersin; ama psikopatın önde gidenidir. Neticede albümün kartonetine baktığında bu duyguların hepsinin vücudun üzerine kazınmış yaralar şeklinde olduğunu görüyorsun. Laf ağızdan çıkıyor zaten, “Aşkın Izdırabını…”yı oraya yazmayı uygun gördük. Orada bir zıtlık kavramını birbirinin içerisine sokmak, endüstriyel elektronik yapıyı daha iyi anlatabilmek. Doğal olarak da sahnede o gotik kıyafetlerden çıkıp daha realist giysilerin içine gireceğiz. Daha eğlenceli, biraz da kinayeli hiciv kullandığım için daha pozitif bir sahne performansı olacak. Kedi gözü tribi kullanılacak bu sene sahnede. Bu sebeple çekilen fotoğraflar bir hare olarak çıkacak. Öyle bir enteresanlık olacak. Her şey hazır artık.

    Albümün lansmanında farklı bir yol izledin ve bir kariyer özeti misali stand-up show yaptın. Bu fikir ne zamandan beri vardı, albümle mi denk düştü yoksa?
    Geçen albümün lansmanından sonra karar verdim başka bir şey yapacağıma. Çünkü lansman yapmak gergin bir durum. İlk konserini vereceksin ve sanki o ilk konserde bırakacağın etki senin yolunun devamlılığını sağlayacakmış gibi bir baskı oluyor üzerinde. Sanki o konseri  o kadar iyi yapmak zorundasın ki herkes seni sevsin vs. Ben böyle bir duyguyu bir daha yaşamak istemedim. Kimseye kendimi beğendirmek, sevdirmek istemedim. Basının da görev gibi üç parça çekmesi yerine keyifle seyredeceği bir şey olmasını istedim. Bunu yapmak için de “Biz ne idik de ne olduk” kısmını anlatayım. Ama baktığında bir konser organizasyonundan daha kıl ve zor bir iş olduğunu söyleyebilirim; çünkü haftalarca video kurgu odasındaydım.

    O görüntüleri derlemek, tek tek bakmak da ayrı bir özel durum.
    Biz kendi aramızda bir sürü adamla konuştuğumuz zaman zaten bunların geyiklerini çeviriyorduk. Zaten aramızda bir sürü şeyi anlatıp çok gülüyoruz. Bakma her şeyden çok küçük dozlarda verildi. Bendeki video arşivi sonsuz seviyelerde. Bir sürü şeyi de koymamaya, geceyi uzatmama üzerine bir tasarıda yaptım. Neyi nasıl anlatabilirim, çoğunun zaten doğaçlama olacağını biliyordum, zaten bir text üzerinden gitmeye kalksam o kadar doğal olmayacaktı. Maksadım yeni bir şey olsun, keyiflenip eğlenebilelim, hepimiz geçirdiğimiz bu döneme bakabilelim, orada neyi bulabiliyoruz, unuttuklarımızı tekrar hatırlayalım istedim.

    Gecenin ilk videosu Roxy Müzik Günleri’nde ödülünü alan Hayko Cepkin ile bugünün Hayko Cepkin’i arasındaki sence en büyük fark ne?
    67 kiloyum orada J Daha tıfılım, cılızım, 9 yaş gencim.. J Orada da çok gene sinirliyim, hırslıyım. Oradaki performansta mikrofon sehpasını kırmıştım. Startım bile böyle, onun için çok bir farklılık yok.

    Peki müziğin fizikiden çıkıp dijitale doğru hızla geçiş yapması hakkında ne düşünüyorsun? Bir sonraki albüm, belki de sadece dijitalde yayımlanacak. Ancak bir taraftan da plaklar da geri dönüş yapıyor. Bakıldığında ilginç bir denklem var. Bir yanda çağın en yeni teknolojileri, diğer tarafta da geçmiş…
    Tarihe baktığın zaman hep aynı denklem var. Birisi kötüyken, oradaki bant sıcaklığı hiçbir şeyde yok; ama dinlediğin alet edavat çok iyi değil. Daha iyi bir kayıt teknolojisi çıkınca dinlediğin bazı müzik sistemleri portatifleşiyor ve insanlar oradan dinlemeye kanaat getiriyor. Sonra dijital olarak illegal yolla indirdiğin ve düşük megabyte’lı, hatalı bir şeyi daha büyük bir dinleme mekanizmasında dinlemeye kalkıyorsun sistem bu sefer 1000 watt’lık oluyor; ama dinlediğin 6 mb’lık bir şey oluyor. Hep böyle bir tahterevalli durumu var. Dijital haklar ve dijital ortam dediğin şey gerçekten legal bir halde, şu andaki hale gelebilirse eski albüm satışları nasıldı ise eskisi gibi aynı sistem geri gelecek. Eski albüm satışından insanların kazandığı haklar, dijitalle beraber geri gelecek. Aslında bir geri dönüş var yine; ama dijital versiyonu.

    Yasal müzik platformlarının işleyişini nasıl görüyorsun?
    İyi çalışıyorlar. Ama hala engellenebilir paylaşım noktalarında aradan kaçışlar olabiliyor. Fiziki bir şey ortaya çıkarmak dediğin şey; bir kartonetinin olması, onun içerisinde kimin emek vermişliği önemli bir şey. Biz biraz da eski ekolden gelen insanlarız. Eninde sonunda belki hiç kalmayacak. Artık bu işte koleksiyonculuk kültürü başlayacak. Mesela benim “Tanışma Bitti” ve “Sakin Olmam Lazım”ın kaset versiyonları da basılmıştı, onları saklıyorum. En azından bir kaset dönemini de yakaladım. Kasetim var benim de.:) Güzel bir arşiv baktığın zaman.

    Albüme geri dönersek ‘Paranoya’nın klibiyle devam edelim derim…
    Albümü kaydetmem, çıkartmam işin en kolay kısmıydı; çünkü çok hazırdık, çok prova yaptık. Albümün kaydına girmeden önce konser provalarını yaptık. Sıralamada gerçekten bu şarkının yeri var mı, onun olması gerekiyor mu, albümde söylediğimle konserde söyleyeceğimin tonu tutuyor mu diye bakarak çok yoğun ve sağlam bir çalışmayla albümü o kadar hazır ettik ki Babajım’a girip kaydımızı sekiz günde bitirdik. Ama bu sene kapak, klip konusunda çok zorluklar yaşadım; çünkü istediklerimi hayata geçirebilmek, çalışacağım insanlarla çok zor oldu. İkincisi çok iyi bir çalışma temposuyla işin içine girip bir süre sonra sanırım bunun içerisinden çıkamayacağım deyip beni çok kötü bir durumda bıraktı. Diğer taraftan çekilecek fotoğrafların etkisizliği, istediğim etkiyi alamayacağımdan ve süre azalıyor diye istemediğim bir kapak projesine az daha giriyordum; ama hemen kendimi sıyırdım. Ama çok az vaktim kalmıştı. Albüm hazır olalı üç ay olmuş; ama kapağım ve klibim yok. Bu arada Bora Bekiroğlu ile tanışmış olduk. Can Fakioğlu ile aslında çalışacaktık, fikirleri onunla oluşturduk. Fotoğraf ve kapak çekimi mesela üç saat sürdü. O kadar hazırdık, o kadar planlıydık. Üç saatte bitince hepimiz stüdyoda kaldık; bir şey mi unuttuk diye. Yok ama her şeyi çekip bitirdik. Çok iyi bir çalışma temposu oldu. Klip için de fikirleri oluşturduk; ama meblağlar bu sefer çok yüksek noktalara çıktı. Murat Aytekin, Mustafa Özen ve Doruk Çetin beraber kafa kafaya verdik, ben zaten bunu tek kadraj ve teatral bir oyun olarak istiyordum. 3D’ci arkadaşlar da biz de bunun için varız, yapmak isteriz dediler. Dokuz gün kala klip çekildi, lansmandan sanırım 6 saat önce klibi bitirdik. Garip bir ucuna gelince çok fazla emek veren adamlar işin içerisine girdiler. Bu sene kapak ve klip konusunda böyle bir olay yaşadım; ama sonuç tam istediğim gibi oldu.

    O kadar çok A’dan Z’ye her şeyle ilgileniyorsun ki arada hiç mi demiyorsun bir prodüktörle çalışsam, ona anlatsam o bazı işleri yapsa diye…
    Olamaz ki, imkansız! Çok kılım. Çünkü önce demoyu kaydetmiş olduğum için demoyu arayacağım. İçine düştüğüm hastalık o. Demoyu arıyorum, albümde de arıyorum. Demo gibi olmak zorunda. Tabii ama bütün her şey albümün rengiyle çok değişiyor. Ona bir alışma süreci geçiriyorum, oldu mu olmadı mı diye. Önce ben bir demo kaydetmişim, sonra o demonun aynısını stüdyoda kaydediyor olmama rağmen kendimle çelişiyorum. Adamın kaydettiği şeye bakıp “hayır olmamış” da diyebilirim, çok şaşırtacak bir adam da çıkıp bana çok güzel bir tokat da atabilir. Şu ana kadar her işle ilgilenmek tamam bir hastalık; ama yapabiliyorum. Büyük ihtimalle öyle bir alışkanlık yarattım ki belki de bir gün bir prodüktöre versem “abi senin tınıların yok bunun içinde” diye çok eleştiri de alabilirim. Çünkü buna alıştırdım herkesi.

Leave a reply